Filmde şöyle bir laf geçti: "Hayatı bir hindistancevizi olarak düşün. Dışı sert. Doğru alet edavatın yoksa ya da nasıl kıracağını bilmiyorsan işe yaramaz bir şeymiş gibi görünebilir. Ancak, nasıl kıracağını bilirsen, içindeki tatlı sıvıya ulaşabilirsin. Ama esas olay hindistancevizini kendine saklaman değil. Önce nasıl açacağını öğrenip, sonra da hindistancevizini olmayan biri ile paylaşmalısın. Böylelikle mutluluğun ne olduğunu daha iyi anlayabilirsin."
Filmi yarıda bıraktım, koştum bakkala, "Abi," dedim "hindistan cevizi ver." yokmuş. Sonra başka bakkal, sonra başka bakkal derken, 30-40. denememde buldum hindistancevizini. Aldım, geldim eve. Nasıl açılacağını da öğrendim ama alet edavat yokmuş, bi de alet edavat almaya gittim, tekrar eve geldim. Sonra başladım açmaya, sonunda da açtım. Kendime de saklamadım dediği gibi, paylaştım arkadaşlarla. Ama hani nerede lan mutluluk? Ya da bu mu mutluluk? İstemiyorum lan ben mutluluk falan. Sen uğraş didin, arkadaşların götünün üstüne otursun, sonra gel onu arkadaşlarınla paylaş, yok ya? İstemiyorum mutluluk falan o zaman (!)
İşte bu yazıyı birine okuttum, sonra dedi ki, "Oğlum o film örnek vermiş lan, mesela! demiş mal herif!" dedi. Ben de; "Hadi ya, harbi mi, nasıl anlamamışım." dedim. Dalga geçtiğimi anlamadı, sonra "Oğlum, şöyle ki..." diye başlarken vurdum ağzının ortasına yumruğu, sustuk.
Diyeceğim odur ki, şiddet bazen çözümdür, evet. Az önceki cümleyi okusa onu da anlamazdı yine döverdim ama neyse. Bunu da anlamazdı bak. Bu böyle uzar gider işte. Tamam, saçmaladığım falan ama ben çok iyi biriyim aslında, valla bak.
Bir Kitap: Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok
Labels:
Bir Kitap
" Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" filminin uyarlandığı kitaptır. Harika bir kitap, savaş karşıtı. "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" filmi birçok ülkede yasaklanmış, 40 yıl sonra bu yasak kaldırılmış ama bazı ülkelerde hala yayınlama yasağı devam etmekte. O filmin kaynağı da bu kitaptır işte. Kitapların, her zaman filmlerden daha ayrıntılı olduğunu göz önüne alırsak, bu kitabı okumak daha da iştah kabartıyor.Neyse, altta yazdığım bölüm, kitabın sadece ilk 20 sayfasının bir kısmı. Varın bütün bir kitabı siz düşünün.
----------------------------------------------------------------------------------------------------
Franz Kemerich'i hastanede yoklamaya gideceğiz. Yola çıkmadan önce öteberisini paketliyoruz: Taburcu olduğu zaman giyeceği şeyler.
Kemmerich'i soruyoruz. Kemmerich'in yatağı büyük bir odada. Bizi dermansız bir sevinç ifadesi ve çaresiz bir üzüntüyle karşılıyor. Meğer o baygın yatarken biri saatini çalmış!
Müller başını sallayarak: "Ben hep söylerdim sana, öyle değerli saat taşımak doğru değil diye!" diyor.
Kropp: "Ey, Franz, işler nasıl bakalım?" diye soruyor.
Kemerich'in başı göğsüne doğru düşüyor:
"Eh, pek kötü değil... Ama Allah kahretsin, şu ayağım öyle zonkluyor ki!"
Yatağının üstündeki örtüye bakıyoruz. Yaralı bacağı telden sepet gibi bir kalıbın altında uzanıyor. Yatak örtüsü kalıbın üzerine kavislenmiş. Müller ağzını açıyor. Dışarıdaki hastabakıcıların bize vermiş olduğu haberi Kemmerich'e söylemek üzere olduğunu anlayarak hemen bacağına gizlice bir tekme indiriyorum: Kemmerich'in ayağı yok artık. Bacağını kesmişler. Ama kendisine daha söylememişler.
Kemmerich hayale dönmüş, yüzü çökmüş, sapsarı. Şimdiye değin yüzlerce tanık olduğumuz o çekilmeyi, o gerilmeyi onun çehresinden daha iyi anlıyoruz. Bunlar birer çizgiden çok belirtidir. Derinin altından artık can çekiliyor, bedenin sınırlarına doğru uzaklaşıyor demektir bu! Ölüm içten içten kendine yol açıp yayılmakta. Gözlerde ölüm egemenlik sağlamış bile!
İşte Kemmerich, silah arkadaşımız. Az önce o da bizimle birlikte ateşte at eti kızartıyor, siperlerde bizimle çömelip nişan alıyordu. Bu karşımızdaki hem Kemmerich, hem de değil artık. Üst üste iki resim çekmekte kullanılmış bir fotoğraf filminin üzerindeki imgeler gibi, Kemmerich'in yüz çizgileri adeta silik, belirsiz bir görünüm almış. Sesi bile küle benziyor.
Kropp: "Artık seni izne gönderirler," diyor. "Ne mutlu! Yoksa üç, dört ay daha beklerdin."
Kemmerich ona hak verir gibi başını sallıyor.
Ellerine bakmaya içim dayanmıyor, mumdan yapılmış gibi bu eller. Tırnakların içinde birikmiş olan siper hendeklerinin çamuru, zehir renginde, mavi siyah görünüyor.
Ansızın düşünüyorum ki Kemmerich son nefesini verdikten çok sonra bu tırnaklar hala uzayıp duracak... Garip, yeraltı çiçekleri. Gözümün önünde apaçık beliriyor. Kıvrım kıvrım bükülerek uzuyor, uzuyorlar. Onlarla birlikte, çürüyen kafatasının üstündeki saçlar da büyüyor, verimli toprakta biten çimenler gibi... Tıpkı çimen gibi... Nasıl olur bu, yarabbi, nasıl olur...
Müller hastaya doğru eğiliyor; "Giyeceklerini getirdik Franz."
Kemmerich eliyle işaret ederek: "Yatağın altına koyuverin." diyor.
Müller paketi yatağın altına koyuyor.
Kemmerich yine saatinin çalınmasından dem vurmaya başlıyor. Onu, durumundan kuşkulandırmadan nasıl avutmalı?
Müller yatağın altından Kemmerich'e ait bir çift havacı çizmesi çıkarıyor. Yumuşacık, sarı deriden yapılma, dize kadar gelen, baştan aşağı bağcıklı, nefis ingiliz çizmeleri. İnsanın gözü kalıyor.
Besbelli Müller çizmelere bayılmış. Çizmelerin altını kendi ayağındaki kabasaba kunduraların tabanına tutup ölçerek:
"Bunları da alıyor musun, Franz?" diye soruyor.
Üçümüz de aynı şeyi düşünüyoruz: Franz Kemmerich buradan sağ çıksa bile tek bacaklı olacağına göre bu çizmeler ne işine yarar? Bu durumda çizmelerin burada durması çok yazık. Çünkü Kemmerich ölür ölmez hastabakıcılardan biri hemen onları kapıverecek doğallıkla.
Müller: "İzne giderken bunları bize bıraksan olmaz mı?" diye soruyor.
Kemmerich'in içi buna razı değil. Bu çizmeler onun pek kıymetlisi...
Biraz daha çene çaldıktan sonra arkadaşımıza veda ediyoruz.
"Hoşçakal, Franz!"
Ben yarın sabah yine geleceğime söz veriyorum. Müller de geleceğini söylüyor.
----------------------------------------------------------------------------------------------------
Kemmerich'in başucundayım. Kemmerich ölüme doğru sürüklenmekte.
"Bir daha ki sefere, Franz!" diyorum.
Dirseğine dayanarak doğruluyor.
"Bacağımı kestiler," diyor.
"Demek söylemişler!" Başımı sallayarak:
"Dua et, yine ucuz kurtuldun," diyorum.
Franz susuyor.
Ben: "İki bacağın birden gidebilirdi!" diye sözümü sürdürüyorum. "Wegeler sağ kolunu kaybetti. Çok daha kötü değil mi? Hem seni izne gönderecekler."
Kemmerich bana bakıyor: "Öyle mi dersin?"
"Tabi."
Kemmerich yine: "Sahi mi?" diye soruyor.
"Elbet, canım! Şu ameliyatın zayıflığından hele bir kurtul, kendini topla!"
Eğileyim diye işaret ediyor. Yüzüne doğru eğiliyorum:
"Ben öyle sanmıyorum," diye fısıldıyor.
Saçmalama, Franz. Birkaç gün sonra bak, sen de göreceksin. İnsanın bir bacağının kesilmesinden ne çıkar, sanki? Burada çok daha ağır yaraları iyi ediyorlar.
Kemmerich bir elini kaldırıyor: Sen şuraya baksana, şu parmaklara!
"Ameliyatın sonucu bu, tabi. Doğru dürüst yersen hemen toplarsın. İyi bakıyorlar mı bari?"
Yanındaki yemek tabağını gösteriyor. Hiç dokunulmamış bir şey. Ben heyecanlanıyorum:
"Franz, olmaz böyle, yemelisin! Yemek yemen şart! Hem de pekala güzel yemek işte!"
Kemmerich başını öte yana çeviriyor. Biraz durakladıktan sonra ağır ağır:
"Bir zamanlar orman müdürü olmak isterdim," diyor.
"Belki yine de olursun. Şimdi harika takma kollar, bacaklar filan yapıyorlar. Farkına bile varmazsın. Kesilen yerin kaslarına takıyorlarmış. Takma ellerle yazılıyor, her iş yapılıyor, hatta parmaklar bile oynuyormuş. Tabi daha mükemmellerini yapacaklar."
Kemmerich bir süre sessiz yatıyor. Sonra:
"Giderken çizmelerimi Müller'e götür," diyor.
Peki, der gibi başımı sallıyor ve onu avutmak için acaba ne söylemeli, diye düşünüyorum. Hafifçe dudaklarını oynattığını görüyorum. Ona doğru eğiliyorum. Fısıltıyla:
"Saatimi bulursan eve gönder," diyor.
Franz'a doğru eğiliyorum ve onu sesimle, sözlerimle kurtarmak ister gibi konuşmaya başlıyorum:
"Franz, seni belki de hani o Klosterberg'deki, köşklerin arasındaki dinlenme evlerine gönderirler. Pencereden tarlaları görürsün, ta ufuktaki ağaçları. Şimdi orada yılın en güzel zamanıdır, mısırlar olmuş, güneşte tarlalar sedef gibi ışıl ışıldır. Ya o Klosterbach kıyısındaki sora kavaklar! Hani ağustos böceği avlardık orada! Yine bir akvaryum yapar, içine balık koyarsın. Bir düşün, kimseden emir beklemeden, dilediğin gibi girer çıkarsın. Canın isterse piyano bile çalarsın."
Gölgeler içindeki yüzüne doğru eğiliyorum. Hâlâ nefes alıyor; hafif, hafif. Yüzü yaş içinde. Ağlıyor. Keşke dilimi tutsaydım da konuşmaz olsaydım!
"Franz!" kolumu onun omzuna dolayıp yüzümü ıslak yanağına yaslıyorum. "Uykun geldi mi, Franz?"
Yanıtlamıyor. Gözyaşları yanaklarından aşağı yuvarlanmakta. Silmek isterdim ama mendilim öyle kirli ki!
Bir saat geçti. Diken üstünde oturmuş, belki bir şey söyler diye yüzümü yüzünden ayırmıyorum. Ya ağzını açar da bağırırsa? Ama o başını öte yana çevirmiş, hep ağlıyor. Ne anasından sözediyor, ne de kardeşlerinden. Hiçbir şeycikler demiyor. Her şey, her şey geride kalmış artık. Şimdi o kendi on dokuz yıllık, kısacık yaşamıyla yapayalnız yatıyor ve bu yaşamdan ayrılmak istemediği için ağlıyor.
Benim gördüğüm en üzücü, en zor ayrılışlardan biri bu. Ama Tildjen'in ölümü de pek güç olmuştu. O aslan gibi koskaca adam, anneciğim, diye bağırıyordu. Gözleri dehşetten dışarı uğramıştı. Hançer çekti de, doktoru bile, en sonunda yığılıp kalıncaya kadar yanına yanaştırmadı.
Ansızın Kemmerich inildedi ve boğazından hırıltılar çıkmaya başladı.
Yerimden fırladım. Sendeleyerek dışarı koştum.
"Doktor nerede? Doktor nerede?" diye soruyorum.
Tam o sırada beyaz gömlek görüp hemen eteğine yapışıyorum:
"Çabuk gelin, Franz Kemmerich ölüyor!"
Doktor, eteğini benim elimden kurtararak ilerdeli bir hastabakıcı ere soruyor: "Bu hangisi?"
Er, "26. yatak, bacağı kesilmişti," diye yanıtlıyor.
Doktor, "Nerden bileyim? Sabahtan beri beş tane bacak kestim," diye söylenerek beni itiyor. Hastabakıcıya dönüp, "Sen bakıver!" diyor ve sonra yine ameliyat odasına doğru koşuyor.
Hastabakıcının yanı sıra, öfkeden titreyerek yürüyorum. Er bana bakarak: "Sabahın beşinden beri durmadan ameliyat yapıyor," dedi. "Biliyor musun, tek bu sabah on altı kişi öldü... Sizin arkadaş on yedinci olacak. Herhalde yirmiyi bulur..."
Fena oluyorum... Artık direncim kalmadı. Öfkem de geçti. Yararı yok ki! Şu anda düşüp kalsam bir daha kalkamam gibi geliyor.
Kemmerich'in baş ucundayız. Ölmüş. Yüzü hâlâ gözyaşı içinde. Gözleri aralık; eski, sarı bağdan düğmelere benziyor.
----------------------------------------------------------------------------------------------------
Franz Kemerich'i hastanede yoklamaya gideceğiz. Yola çıkmadan önce öteberisini paketliyoruz: Taburcu olduğu zaman giyeceği şeyler.
Kemmerich'i soruyoruz. Kemmerich'in yatağı büyük bir odada. Bizi dermansız bir sevinç ifadesi ve çaresiz bir üzüntüyle karşılıyor. Meğer o baygın yatarken biri saatini çalmış!
Müller başını sallayarak: "Ben hep söylerdim sana, öyle değerli saat taşımak doğru değil diye!" diyor.
Kropp: "Ey, Franz, işler nasıl bakalım?" diye soruyor.
Kemerich'in başı göğsüne doğru düşüyor:
"Eh, pek kötü değil... Ama Allah kahretsin, şu ayağım öyle zonkluyor ki!"
Yatağının üstündeki örtüye bakıyoruz. Yaralı bacağı telden sepet gibi bir kalıbın altında uzanıyor. Yatak örtüsü kalıbın üzerine kavislenmiş. Müller ağzını açıyor. Dışarıdaki hastabakıcıların bize vermiş olduğu haberi Kemmerich'e söylemek üzere olduğunu anlayarak hemen bacağına gizlice bir tekme indiriyorum: Kemmerich'in ayağı yok artık. Bacağını kesmişler. Ama kendisine daha söylememişler.
Kemmerich hayale dönmüş, yüzü çökmüş, sapsarı. Şimdiye değin yüzlerce tanık olduğumuz o çekilmeyi, o gerilmeyi onun çehresinden daha iyi anlıyoruz. Bunlar birer çizgiden çok belirtidir. Derinin altından artık can çekiliyor, bedenin sınırlarına doğru uzaklaşıyor demektir bu! Ölüm içten içten kendine yol açıp yayılmakta. Gözlerde ölüm egemenlik sağlamış bile!
İşte Kemmerich, silah arkadaşımız. Az önce o da bizimle birlikte ateşte at eti kızartıyor, siperlerde bizimle çömelip nişan alıyordu. Bu karşımızdaki hem Kemmerich, hem de değil artık. Üst üste iki resim çekmekte kullanılmış bir fotoğraf filminin üzerindeki imgeler gibi, Kemmerich'in yüz çizgileri adeta silik, belirsiz bir görünüm almış. Sesi bile küle benziyor.
Kropp: "Artık seni izne gönderirler," diyor. "Ne mutlu! Yoksa üç, dört ay daha beklerdin."
Kemmerich ona hak verir gibi başını sallıyor.
Ellerine bakmaya içim dayanmıyor, mumdan yapılmış gibi bu eller. Tırnakların içinde birikmiş olan siper hendeklerinin çamuru, zehir renginde, mavi siyah görünüyor.
Ansızın düşünüyorum ki Kemmerich son nefesini verdikten çok sonra bu tırnaklar hala uzayıp duracak... Garip, yeraltı çiçekleri. Gözümün önünde apaçık beliriyor. Kıvrım kıvrım bükülerek uzuyor, uzuyorlar. Onlarla birlikte, çürüyen kafatasının üstündeki saçlar da büyüyor, verimli toprakta biten çimenler gibi... Tıpkı çimen gibi... Nasıl olur bu, yarabbi, nasıl olur...
Müller hastaya doğru eğiliyor; "Giyeceklerini getirdik Franz."
Kemmerich eliyle işaret ederek: "Yatağın altına koyuverin." diyor.
Müller paketi yatağın altına koyuyor.
Kemmerich yine saatinin çalınmasından dem vurmaya başlıyor. Onu, durumundan kuşkulandırmadan nasıl avutmalı?
Müller yatağın altından Kemmerich'e ait bir çift havacı çizmesi çıkarıyor. Yumuşacık, sarı deriden yapılma, dize kadar gelen, baştan aşağı bağcıklı, nefis ingiliz çizmeleri. İnsanın gözü kalıyor.
Besbelli Müller çizmelere bayılmış. Çizmelerin altını kendi ayağındaki kabasaba kunduraların tabanına tutup ölçerek:
"Bunları da alıyor musun, Franz?" diye soruyor.
Üçümüz de aynı şeyi düşünüyoruz: Franz Kemmerich buradan sağ çıksa bile tek bacaklı olacağına göre bu çizmeler ne işine yarar? Bu durumda çizmelerin burada durması çok yazık. Çünkü Kemmerich ölür ölmez hastabakıcılardan biri hemen onları kapıverecek doğallıkla.
Müller: "İzne giderken bunları bize bıraksan olmaz mı?" diye soruyor.
Kemmerich'in içi buna razı değil. Bu çizmeler onun pek kıymetlisi...
Biraz daha çene çaldıktan sonra arkadaşımıza veda ediyoruz.
"Hoşçakal, Franz!"
Ben yarın sabah yine geleceğime söz veriyorum. Müller de geleceğini söylüyor.
----------------------------------------------------------------------------------------------------
Kemmerich'in başucundayım. Kemmerich ölüme doğru sürüklenmekte.
"Bir daha ki sefere, Franz!" diyorum.
Dirseğine dayanarak doğruluyor.
"Bacağımı kestiler," diyor.
"Demek söylemişler!" Başımı sallayarak:
"Dua et, yine ucuz kurtuldun," diyorum.
Franz susuyor.
Ben: "İki bacağın birden gidebilirdi!" diye sözümü sürdürüyorum. "Wegeler sağ kolunu kaybetti. Çok daha kötü değil mi? Hem seni izne gönderecekler."
Kemmerich bana bakıyor: "Öyle mi dersin?"
"Tabi."
Kemmerich yine: "Sahi mi?" diye soruyor.
"Elbet, canım! Şu ameliyatın zayıflığından hele bir kurtul, kendini topla!"
Eğileyim diye işaret ediyor. Yüzüne doğru eğiliyorum:
"Ben öyle sanmıyorum," diye fısıldıyor.
Saçmalama, Franz. Birkaç gün sonra bak, sen de göreceksin. İnsanın bir bacağının kesilmesinden ne çıkar, sanki? Burada çok daha ağır yaraları iyi ediyorlar.
Kemmerich bir elini kaldırıyor: Sen şuraya baksana, şu parmaklara!
"Ameliyatın sonucu bu, tabi. Doğru dürüst yersen hemen toplarsın. İyi bakıyorlar mı bari?"
Yanındaki yemek tabağını gösteriyor. Hiç dokunulmamış bir şey. Ben heyecanlanıyorum:
"Franz, olmaz böyle, yemelisin! Yemek yemen şart! Hem de pekala güzel yemek işte!"
Kemmerich başını öte yana çeviriyor. Biraz durakladıktan sonra ağır ağır:
"Bir zamanlar orman müdürü olmak isterdim," diyor.
"Belki yine de olursun. Şimdi harika takma kollar, bacaklar filan yapıyorlar. Farkına bile varmazsın. Kesilen yerin kaslarına takıyorlarmış. Takma ellerle yazılıyor, her iş yapılıyor, hatta parmaklar bile oynuyormuş. Tabi daha mükemmellerini yapacaklar."
Kemmerich bir süre sessiz yatıyor. Sonra:
"Giderken çizmelerimi Müller'e götür," diyor.
Peki, der gibi başımı sallıyor ve onu avutmak için acaba ne söylemeli, diye düşünüyorum. Hafifçe dudaklarını oynattığını görüyorum. Ona doğru eğiliyorum. Fısıltıyla:
"Saatimi bulursan eve gönder," diyor.
Franz'a doğru eğiliyorum ve onu sesimle, sözlerimle kurtarmak ister gibi konuşmaya başlıyorum:
"Franz, seni belki de hani o Klosterberg'deki, köşklerin arasındaki dinlenme evlerine gönderirler. Pencereden tarlaları görürsün, ta ufuktaki ağaçları. Şimdi orada yılın en güzel zamanıdır, mısırlar olmuş, güneşte tarlalar sedef gibi ışıl ışıldır. Ya o Klosterbach kıyısındaki sora kavaklar! Hani ağustos böceği avlardık orada! Yine bir akvaryum yapar, içine balık koyarsın. Bir düşün, kimseden emir beklemeden, dilediğin gibi girer çıkarsın. Canın isterse piyano bile çalarsın."
Gölgeler içindeki yüzüne doğru eğiliyorum. Hâlâ nefes alıyor; hafif, hafif. Yüzü yaş içinde. Ağlıyor. Keşke dilimi tutsaydım da konuşmaz olsaydım!
"Franz!" kolumu onun omzuna dolayıp yüzümü ıslak yanağına yaslıyorum. "Uykun geldi mi, Franz?"
Yanıtlamıyor. Gözyaşları yanaklarından aşağı yuvarlanmakta. Silmek isterdim ama mendilim öyle kirli ki!
Bir saat geçti. Diken üstünde oturmuş, belki bir şey söyler diye yüzümü yüzünden ayırmıyorum. Ya ağzını açar da bağırırsa? Ama o başını öte yana çevirmiş, hep ağlıyor. Ne anasından sözediyor, ne de kardeşlerinden. Hiçbir şeycikler demiyor. Her şey, her şey geride kalmış artık. Şimdi o kendi on dokuz yıllık, kısacık yaşamıyla yapayalnız yatıyor ve bu yaşamdan ayrılmak istemediği için ağlıyor.
Benim gördüğüm en üzücü, en zor ayrılışlardan biri bu. Ama Tildjen'in ölümü de pek güç olmuştu. O aslan gibi koskaca adam, anneciğim, diye bağırıyordu. Gözleri dehşetten dışarı uğramıştı. Hançer çekti de, doktoru bile, en sonunda yığılıp kalıncaya kadar yanına yanaştırmadı.
Ansızın Kemmerich inildedi ve boğazından hırıltılar çıkmaya başladı.
Yerimden fırladım. Sendeleyerek dışarı koştum.
"Doktor nerede? Doktor nerede?" diye soruyorum.
Tam o sırada beyaz gömlek görüp hemen eteğine yapışıyorum:
"Çabuk gelin, Franz Kemmerich ölüyor!"
Doktor, eteğini benim elimden kurtararak ilerdeli bir hastabakıcı ere soruyor: "Bu hangisi?"
Er, "26. yatak, bacağı kesilmişti," diye yanıtlıyor.
Doktor, "Nerden bileyim? Sabahtan beri beş tane bacak kestim," diye söylenerek beni itiyor. Hastabakıcıya dönüp, "Sen bakıver!" diyor ve sonra yine ameliyat odasına doğru koşuyor.
Hastabakıcının yanı sıra, öfkeden titreyerek yürüyorum. Er bana bakarak: "Sabahın beşinden beri durmadan ameliyat yapıyor," dedi. "Biliyor musun, tek bu sabah on altı kişi öldü... Sizin arkadaş on yedinci olacak. Herhalde yirmiyi bulur..."
Fena oluyorum... Artık direncim kalmadı. Öfkem de geçti. Yararı yok ki! Şu anda düşüp kalsam bir daha kalkamam gibi geliyor.
Kemmerich'in baş ucundayız. Ölmüş. Yüzü hâlâ gözyaşı içinde. Gözleri aralık; eski, sarı bağdan düğmelere benziyor.
Sağlıklı Beslenme
Uyandım. Kan ter içinde kalmışım. Kalbimde bir sıkışma var. Yatmadan önce sürekli kahve ve sigara içmemden olsa gerek. Pek yemek yeme alışkanlığım yok. Kahvaltım 2 kupa kahve ve 2-3 sigaradan ibaret. Öğle yemeğim belki poğaça, belki sandviç, belki de tosttan ibaret. Akşam yemeğim ise abur cuburdan ibaret. Sabahlara kadar otururum, hafta içi ortalama 3-4 saat uyku, hafta sonu ise ortalama 10 saat uyurum. Annem; "Allah geceleri niye yaratmış, uyu diye" derdi, "gece uyumazsan istediğin kadar uyu uykunu alamazsın." diye de devam ederdi. Çok kahve, kola içme derdi annem. Ben su falan içmem, susadığımı da hatırlamıyorum. Elimde sürekli kahve veya çay ile dolaştığım için olabilir bu.
Kalbim sıkışmış bir halde uyandım, acı çekiyordum, ve o anda işte bütün bunlar geçiyordu gözümün önünden. İlk defa susamıştım. Kalktım hemen suya sarıldım. Bir çay bardağı suyu bile içemedim. Sonra dedim böyle olmayacak, düzenli beslenmem lazım. Çektiğim acıdan olsa gerek, hemen bilgisayarı açtım ve google'da düzenli beslenme nasıl olur diye arama yaptım. Merakla okuyordum, bir yandan da not alıyordum, aslında not almama gerek de yoktu, çünkü hangi websitesine girsem aynı programı çıkarıyordu. Beslenme programını indirdim ve büyük harflerle "ACI ÇEKMEK İSTEMİYORSAN BÖYLE BESLENECEKSİN İŞTE HAYVAN" koydum dosyanın ismini. Masaüstü o kadar karışık ki klasör ismini göreyim, dikkatimi çeksin diye büyük harflerle yazdım. Artık huzur doluydum. Her şey hazırdı. Programımı indirmiştim, ben de düzenli beslenecek, ve uzun yıllar yaşayacaktım. Gurur duyuyordum kendim ile, yatabilirdim artık.
Yattım. Öğle vakti uyandım yine. Uyandığımda yaptığım şeyler sabit. Süper bir düzenim var. Bilgisayarın power tuşuna bas, kettle'ı çalıştır, çişini yap, elini yüzünü yıka. Çişini yapıp, elini yüzünü yıkadıktan sonra zaten su kaynamış, bilgisayar da açılmış oluyor. Çıktım, kahvemi yaptım, bilgisayarın başına oturdum. Ntvmsnbc.com'u açtım hemen, haber okumadan edemem. Müzik açayım diye masaüstüne geldim. Büyük harflerle yazılmış bir dosya ismi gördüm. "ACI ÇEKMEK İSTEMİYORSAN BÖYLE BESLENECEKSİN İŞTE HAYVAN" yazıyordu dosyanın isminde. "Bu ne amına koyayım" dedim, sildim. Sonra kahvemden bir yudum aldım, yanına da bir sigara yaktım.
Koltuk Altı Kremi Macerası
Ayıptır söylemesi geçen koltukaltı kremi almaya gittim, seçmeye çalışırken, çocuğun teki, "Şunu alın, ben kullanıyorum, çok memnunum." dedi. "Pardon gardaaaaaş tanışıyoz mu?" dedim. "Yok iyilik olsun diye söyledim." dedi. "Kim bu yanındaki palyaço?" dedim. Sevgilisiymiş meğer. Çok makyaj yaptılar mı palyaçoya benziyor insanlar. Sonra bu sevgili denen kişi tak çaktı suratıma tokatı. Tabi bizim kitabımızda kadına dayak atmak yok. Karşılık vermedim. Sonra bu zırtapoz oğlan da sevgilisinden cesaret alarak bi tokat da o çaktı bana. Tabi bizim kitabımızda sevgilisi yanında olan adamı dövmek de yok. Sonra sevgilisi bi daha çaktı, sonra bu oğlan, sonra sevgilisi, sonra oğlan derken bayılmışım. Kendime geldim. Ayağa kalktım. Oğlanın önerdiği kremi aldım çıktım. Güzelmiş, beğendim. Siz de alın.
Last Day Dream
Çok çok eski bir kısa film Last Day Dream. Daha önce burada tanıtmayı düşünmüştüm ama unutkanlık işte, hem de nasıl bir unutkanlık, 1-2 yıl geçti üzerinden. Bugüne nasipmiş artık. Gerçi izlemeyen kaldı mı bilmiyorum ama yine de tanıtmakta fayda var.
Last Day Dream hayatı o kadar kısa bir sürede anlatmış ki, hayatın bir göz açıp kapayıncaya kadar geçtiğini yüzümüze vurmuş adeta. Fazla konuşmakta da fayda yok aslında, buyrun, izleyin, anlayacaksınız ne demek istediğimi...
Last Day Dream hayatı o kadar kısa bir sürede anlatmış ki, hayatın bir göz açıp kapayıncaya kadar geçtiğini yüzümüze vurmuş adeta. Fazla konuşmakta da fayda yok aslında, buyrun, izleyin, anlayacaksınız ne demek istediğimi...
Türkiye'den Haberler (04.03.2011 - 11.03.2011)
Öncelikli Not: Haberler kesinlikle gerçektir. Ntvmsnbc sitesinde "Manşetin Gölgesinde" isimli bölümden alınmıştır. "***"lı bölümler ise benim yorumumdur. Bilginize.
-------------------------------------------------------------
Hepsi Şakaydı
İstanbul, Avcılar'da yüzlerini kar maskesiyle gizleyen üç kişi tüfekle banka şubesini bastı, Bu bir soygundur. Eller yukarı diye bağırdı. Ancak kimsenin dikkatini çekemeyen soyguncular, karar değiştirip, Şaka yaptık diyerek soygunu gerçekleştiremeden kaçtı. Ama hırsızlar camları film kaplı ve plakaları üzerinde Evleniyoruz yazılı kağıt bulunan otomobil yüzünden yakalandılar.
*** Daha sonra soyguncuları yakalayan polislerin de şaka yaptık deyip soyguncuları serbest bıraktığı öğrenildi.
--------------------------------------------------------------
Hatayda 28 Haziran 2010 günü kekik toplamaya giden dört köylüye, PKKlı sanılarak Jandarma Özel Harekât Taburunda görevli askerlerce ateş açılmış, 66 yaşındaki Mustafa Fil ve 63 yaşındaki Ali Dalmış ölmüştü. Valilik, öldürülen 2 köylünün ailesine 21 bin 650'şer lira tazminata hükmetti. Aile tepkili: İki insan öldü, ancak tutuklu kimse yok.
*** Mahkemenin bu isyana cevabı daha güzel, herkesin bir fiyatı vardır.
--------------------------------------------------------------------

Vanda yapılan bir operasyonda 115 kilo 440 gram eroin, 182 kilo esrar ele geçirildi. Uyuşturucularla ilgili 58 şüpheli gözaltına alınırken, bir evde yapılan aramalarda duvara asılı Mona Lisa'nın esrar içen tablosu bulundu.
*** Tabloyu gören başbakan, kaldırın şu ucubeyi gözümün önünden diyerek polislere çıkıştı.
---------------------------------------------------------------------
14 yaşındaki B.Ç.ye cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla 4üncü Ağır Ceza Mahkemesinde verilen 13 yıl 1,5 ay hapis cezası Yargıtayda usulden bozulan Hüseyin Üzmez tahliye edildi. Mahkeme başkanına sizi seviyorum diyen Üzmez çıkarken, Allah'a şükürler olsun. Beni bundan sonra gazete ve televizyonlarda bol bol izlersiniz dedi.
*** ve ardından soluğu ilkokulda öğretmenlik başvurusu yaparken alan Hüseyin Üzmez tatmin olmamış olacak ki okul servisi için şoförlük başvurusu da yaptı.
----------------------------------------------------------------
Kemal Kılıçdaroğlu, "7 milyar, 4 milyar da ilave ettiğinizde yaklaşık 12 milyar gibi bir para" dedi.
*** Hatasını sonradan öğrenen Kılıçdaroğlu'nun, Devlet Bahçeli'den özel ders alacağı iddia edildi.
-----------------------------------------------------------------
Erkekler Büyüktür Dünya Kadınlar Günü'nden
Adanada 2 çocuk annesi 26 yaşındaki Sevgi Sağlam, işsiz eşi 34 yaşındaki Hasan Sağlam tarafından, çocuklarının gözleri önünde tabancayla öldürüldü. Bir çalışanı ile yemeğe gideceğini söyleyen kocasına Dünya Kadınlar Günü olduğunu hatırlatarak Öğle yemeğini benimle ye diyen Nevin Gençi kocası yumruklayarak hastanelik etti. Çanakkale'de bir koca dilendirdiği engelli karısının karşı çıktığı için boğazını kesti. İstanbul'da ise 'İETT Personel Servisi' yazılı tabela bulunan bir otobüse binen 45 yaşındaki G.G.nin şoför ve bir kişinin daha tecavüzüne uğradığı iddia edildi.
Yılmaz Özdil Yazıları ve Benim Ona Benzer Bir Yazı Denemem
10 Nisan 2008
Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/8663316.asp?yazarid=249&gid=61&sz=6822
1959, AB’ye başvurduk.
1960
1961
1962
1963
1964
1965
1966
1967, Ali Babacan doğdu.
1968
1969
1970
1971
1972
1973
1974
1975
1976
1977
1978
1979
1980
1981
1982
1983
1984
1985
1986
1987
1988
1989
1990
1991
1992
1993
1994
1995
1996
1997
1998
1999
2000
2001
2002
2003
2004
2005
2006
2007
2008, Barroso ile Rehn geldi, "AKP’yi kapatırsanız, AB’ye almayız haa!" dedi.
-----------------------------------------
15 Ekim 2009
Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12694213.asp?yazarid=249&gid=61
1959, AB’ye başvurduk.
1960
1961
1962
1963
1964
1965
1966
1967
1968
1969
1970
1971
1972
1973
1974
1975
1976
1977
1978
1979
1980
1981
1982
1983
1984
1985
1986
1987
1988
1989
1990
1991
1992
1993
1994
1995
1996
1997
1998
1999
2000
2001
2002
2003
2004
2005
2006
2007
2008
2009, Suriye’ye vizesiz gideceğiz.
*
Az zamanda büyük işler başardık.
Bundan iyisi Şam’da kayısı.
-----------------------------------------
1 Ocak 2011
Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/16660583.asp
1 Ocak 1958, AB kuruldu.
1959, Türkiye başvurdu.
1960
1961
1962
1963
1964
1965
1966
1967
1968
1969
1970
1971
1972
1973
1974
1975
1976
1977
1978
1979
1980
1981
1982
1983
1984
1985
1986
1987
1988
1989
1990
1991
1992
1993
1994
1995
1996
1997
1998
1999
2000
2001
2002
2003
2004
2005
2006
2007
2008
2009
2010
1 Ocak 2011...
-----------------------------------------
Bu da benim denemem:
25 Şubat 2011
22 Ocak 1988 - Ben doğdum. Yaşıyorum.
1989
1990
1991
1992
1993
1994
1995
1996
1997
1998
1999
2000
2001
2002
2003
2004
2005
2006
2007
2008
2009
2010
2011 - Hala yaşıyorum...
Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/8663316.asp?yazarid=249&gid=61&sz=6822
1959, AB’ye başvurduk.
1960
1961
1962
1963
1964
1965
1966
1967, Ali Babacan doğdu.
1968
1969
1970
1971
1972
1973
1974
1975
1976
1977
1978
1979
1980
1981
1982
1983
1984
1985
1986
1987
1988
1989
1990
1991
1992
1993
1994
1995
1996
1997
1998
1999
2000
2001
2002
2003
2004
2005
2006
2007
2008, Barroso ile Rehn geldi, "AKP’yi kapatırsanız, AB’ye almayız haa!" dedi.
-----------------------------------------
15 Ekim 2009
Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12694213.asp?yazarid=249&gid=61
1959, AB’ye başvurduk.
1960
1961
1962
1963
1964
1965
1966
1967
1968
1969
1970
1971
1972
1973
1974
1975
1976
1977
1978
1979
1980
1981
1982
1983
1984
1985
1986
1987
1988
1989
1990
1991
1992
1993
1994
1995
1996
1997
1998
1999
2000
2001
2002
2003
2004
2005
2006
2007
2008
2009, Suriye’ye vizesiz gideceğiz.
*
Az zamanda büyük işler başardık.
Bundan iyisi Şam’da kayısı.
-----------------------------------------
1 Ocak 2011
Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/16660583.asp
1 Ocak 1958, AB kuruldu.
1959, Türkiye başvurdu.
1960
1961
1962
1963
1964
1965
1966
1967
1968
1969
1970
1971
1972
1973
1974
1975
1976
1977
1978
1979
1980
1981
1982
1983
1984
1985
1986
1987
1988
1989
1990
1991
1992
1993
1994
1995
1996
1997
1998
1999
2000
2001
2002
2003
2004
2005
2006
2007
2008
2009
2010
1 Ocak 2011...
-----------------------------------------
Bu da benim denemem:
25 Şubat 2011
22 Ocak 1988 - Ben doğdum. Yaşıyorum.
1989
1990
1991
1992
1993
1994
1995
1996
1997
1998
1999
2000
2001
2002
2003
2004
2005
2006
2007
2008
2009
2010
2011 - Hala yaşıyorum...
Türkiye'den Haberler (!) (21.01.2011 - 07.02.2011)
Öncelikli Not: Haberler kesinlikle gerçektir. Ntvmsnbc sitesinde "Manşetin Gölgesinde" isimli bölümden alınmıştır. "***"lı bölümler ise benim yorumumdur. Bilginize.
Necati Şaşmaz'dan Açıklama
Kurtlar Vadisi Filistin’de Polat Alemdar karakterini canlandıran Necati Şaşmaz, İsrail ’in Mavi Marmara baskını nedeniyle hala özür dilemediğini belirterek “Pana Film olarak biz özür dilettirdik” dedi.
***Bunun üzerine CHP; "Başbakanın yapamadığını Pana Film yaptı" derken,
Süheyl Batum "Meğer İsrail kağıttan kaplanmış",
AKP ise "Silah alma yaşını neden 18e indirdik sanıyorsunuz, Türkiye'den böyle kişilerin çıkmasını umduğumuz için" açıklaması geldi.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
Türk Kültüründe Sevişme Yok
Erzurum'daki Kış Oyunları'nda sporcuların otel odalarına prezervatif koyulduğu, ancak sonradan Türk sporcuların odalarından bunların toplatıldığı ortaya çıktı. Türkiye Üniversite Sporları Federasyonu Başkanı Kemal Tamer, "Bizim kültürümüzde sevişmek yok" diye savunma yaptı.
***Peki nasıl üreyeceğiz diye soran gazeteciye, bir çok üreme yöntemi var, mayoz bölünün, mitoz bölünün ama sevişmeyin cevabını verdi (!)
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
Haber1: Hakkâri’nin Şemdinli ilçesinde 2004’te polis panzerinin çarparak ölümüne neden olduğu 5 yaşındaki Adem Yiğit’in ailesinin açtığı tazminat davasında 50 bin TL tazminat talebi “Küçük yaşta ölen birisinin anne ve babaya vereceği üzüntü ile belirli bir yaşa ve sosyal konuma gelmiş birisinin ölümünün vereceği üzüntünün bir bedeli olamaz” denilerek reddedildi.
Haber2: Diyarbakır’da, 5 yıl önce başına isabet eden gaz bombası kapsülüyle hayatını kaybeden Mahsun Mızrak’ın ölümüne neden oldukları gerekçesiyle 3 polis memurunun yargılandığı davaya gelen Adli Tıp raporunda, böyle bir ölüm nedeninin literatürde bulunmadığı bildirildi.
***Yani doğuda istediğiniz insanı öldürebilirsiniz. Ama tabi öldüreceğiniz kişinin küçük yaşta olması, öldüreceğiniz kişinin tanıdıklarına vereceği üzüntünün bedelinin olmaması veya seçtiğiniz yöntemin literatür dışında olması şartıyla. Bunlar çok önemli.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
Evrimi Anlatan Hocaya Ceza
Ankara'da derste bir öğrencisinin "İnsanlar maymundan mı geldi?" sorusunu sorması üzerine tüm canlıların değişime uğradığını anlatarak Darwin'den bahseden Süleyman Biçer’e müfredat dışına çıktığı gerekçesiyle ceza verildi.
***Daha önce de bir biyoloji öğretmeni derste pipisini göstermiş ama müfredat içinde olduğu gerekçesi ile ceza almamıştı (!)
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın başlattığı, 'aile imamlığı' projesinin uygulanacağı pilot iller belirlendi. Pilot illerden olan Tekirdağ’ın İl Müftüsü Mahmut Gürlen projenin amacının din hizmetlerini cami dışına çıkarmak olduğunu söyledi.
Bu habere yorum da şu karikatür ile açıklanıyor:

-----------------------------------------------------------------------------------------------------
Yönetmen Mustafa Altıoklar, Film Yönetmenleri Derneği yönetim kurulu başkanlığından şu açıklama ile istifa etti: “Filmyön'deki tüm görevlerimden ve dernek üyeliğinden, dört yılın sonunda bir s...m olamayacağını gördüğüm için istifa ediyorum. Hak, helal vs s...mde değildir. Bu resmi bir açıklamadır. Duyurulur..."
***Bunun üzerine ismini vermek istemeyen bir ünlü Altıoklar için sanırım yaşına rağmen hala asi ve aykırı olduğunu kanıtlayarak kendine yeni bir Nehir Erdoğan bulmaya çalışıyor dedi.
Haberler ve İyimser Bir Adamın Bu Haberlere Bakış Açısı (!)
Labels:
Can Sıkıntısı
1- Silah Alma Yaşı 18, Alkol Alma Yaşı 24
Evet, bu güzelim ülkemizde artık yaş sınırları böyle olacak. Lakin ben bu konuda hükümetin çok güzel bir iş çıkardığını düşünüyorum. Nasıl mı? Bence kesin bir amaçları vardır, mesela şöyle örnek verebilirim:
a) "Hayat sokaklarda" anlayışı getirmek: Biliyorsunuz şimdiki gençlerimiz barlardan falan çıkmıyor, yaş sınırı 24 olduğuna ve alkol içemeyeceğine göre artık bara gitmeyecek, dışarıda dolaşacak.
b) Polis ile dişe diş mücadele: Polisin sert müdahalelerinden şikayet eden protestocuların da bu kararın alınmasında etkisi var. Hükümetimiz baktı herkes polisin sert müdahalesinden şikayetçi, silah alma yaşını düşürerek protestocuların polisle dişe diş bir mücadele vermesi için böyle bir yasa çıkarmayı uygun gördü.
c) İşsizliğin önüne geçmek: Umut Vakfı'nın rakamlarına göre yılda 4000 kişi ateşli silahlar yüzünden ölüyor. Bu sayı Türkiye'ye az. Çünkü işsizlik çok. Hükümet bu sayıyı artırıp, işsizliğin önüne geçmek istemiş de olabilir tabi.
2) Her Köşesi Cennet Vatan - Türkiye:
Türkiye'nin her köşesi cennet derler. Bu geçen hafta da kanıtlandı. Nasıl mı? Bitlis'de kayıp yakınlarının başvurusu üzerine, başlatılan kazı çalışmalarında 12 insana ait kemik parçaları bulundu. Boşuna dememişler Türkiye'nin her köşesi cennet diye.
3) Dizi ve Filmlere Tepki
Mustafa Kemal'i filmlerde sigara ve içki tüketirken gösteriyorlar diye "Mustafa Kemal'i alkolik gibi gösteriyorlar!" diye ayaklanan ülkemin insanları, şimdi de Muhteşem Yüzyıl dizisinde harem gösteriliyor diye ayaklandı. RTÜK'e gelen şikayetler arasında "Harem bir genelev gibi", "Osmanlı padişahı da şehvet düşkünü gösteriliyor." gibi ifadeler yer aldı.
Zaten haremin nasıl bir yer olduğunu bilmeyen yok. Hareme girmek için üniversite mezunu olmanız gerekir. Yani kültürlü bilgili olmanız gerekir. Çünkü haremde gündem tartışılır, fikir alışverişi yapılır. Devletin gündeminin belirlendiği yerdir harem. Bilmiyorsanız öğrenin (!) Zaten Kanuni hiç sevişmemiş, Mustafa Kemal sigara ve içki içmemiş.
4) Öğrencilerin Son Sorunu da Çözüldü
Kayseri Milli Eğitim Müdürlüğü ve servisçiler odası, "Batsın Bu Dünya" gibi şarkıların öğrencileri olumsuz etkilediğini söyleyerek, 10ar şarkılık CD'ler hazırlattı. Okul servislerinin şoförlerine dağıtılan CD'lerde, Gesi Bağları, Hayat Bayram Olsa, Pembe Panter gibi şarkılar yer alıyor.
Ama keşke "bütün dünya buna inansa, bir inansa hayat bayram olsa, lay lay lay la la la hobaaa hep beraber" (!)
5) Tek Suçu; Programı Yanlış Anlamak
Fatih Ş. bir televizyon kanalının evlilik programında tanıştığı kadınla beraber oldu ve ardında pavyonda çalışmaya zorladı.
Mesela böyle evlilik programlarına tepki göstermeye gerek yok değil mi? Çünkü program amacına ulaşmış baksanıza, herkesin sevişmesini sağlamakla beraber, katılan yarışmacılara bir azim bir istek verip para kazanmalarını sağlıyor (!)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)