0

Can Sıkıntısı - Kızım Nerede (!)

Dizilerin uzunluğundan şikayet eden insanlara, senaristler veya kanal yöneticileri o kadar gıcık olmuş olacak ki "Kızım Nerede" adlı yeni bir dizi başlıyor. Kızı kaybolan ailenin, kızını arama öyküsünü anlatacağını varsayıyoruz ve bu dizinin haftada kaç saat ve toplamda kaç sezon süreceğini merakla bekliyoruz, ama biz yine de ön araştırma yapmak için, bir polise başvurmak istedik, bakalım bir insanın bulunması veya onu bulmak için çaba harcanması ne kadar sürüyor. İşte polis ile aramızda geçen diyalog:


A kişisi: İyi akşamlar efendim. size danışmak istediğimiz bir konu var, hemen oraya geleyim, bir insan kaybolduktan sonra onu ne kadar sürede buluyor veya onu ne kadar süre boyunca arıyorsunuz?
Polis: Valla biz bir şey aramıyoruz efendim.
A kişisi: Kim arıyor efendim o zaman?
Polis: Bilmem, ne biliyim kardeşim, polisim ben, kimin ne aradığını nerden bilicem.
A kişisi: Bir insan kaybolduğunda, yakınları size başvurmuyor mu?
Polis: Ya şimdi öyle de, mantıken bir düşünsene, mesela bir çocuk kayboldu, bu çocuk neden kaybolmuştur? Ya aile baskısından/şiddetinden kaçmıştır, ya da biri şeker vercem diyip kandırmıştır, ya da fidye için kaçırılmıştır. Eğer aile baskısından kaçtıysa niye ben bu çocuğu bulup ailesine teslim edeyim? Veya biri şeker vercem diyip kandırdıysa, bu çocuk bunu hak etmemiş midir? Bu çocuk aptal değil midir? Ailesi ne yapsın böyle çocuğu? Hadi onu da geçtim, fidye için kaçırıldıysa kaçıranlar zaten aileye telefon etmeyecek mi? Haksız mıyım?
A kişisi: Ne desem bilemedim, saygılar efendim, ama kapatmadan son bir şey sorayım, sizce bu dizi ne kadar sürer?
Polis: Valla işin içine polisi karıştırırlarsa ilk bölümde bitmesi lazım ama, biliyorsunuz Türk insanı polisi karıştırmadan halledecektir olayı, dizilerde öyle en azından, o yüzden uzun bir arayışın bizi beklediğini tahmin ediyorum.
A kişisi: Bizi bilgilendirdiğiniz için teşekkürler efendim, ben hala şu mantıken düşünsenize diye başlayan açıklamanızda kaldım ya, neyse, iyi akşamlar.
0

Güzel Sanat Ülkesi - Türkiye (!)

Bu haftaki Uykusuz dergisinde Barış Uygur'un yazdığı bir şey bu, güzel bir tespit yapmış kendisi, siz de okuyun istedim, buyrun;

Allah aşkına, beden eğitimi ders ortalaması, nereden baksanız on üzerinden dokuz olan ülkede, ilaç için bir tane bile olimpiyat şampiyonu çıkmaz mı kardeşim? Müzik ders notu ortalaması on üzerinden dokuz buçuk, resim ders notu ortalaması on üzerinden on bir, ama ne bir Bach var ortada ne bir Bosch. Karnelere kalsa, bütün ülke güzel sanatlar fakültesi gibi.


Tabi bunda öğretmenlerin verdiği notların suçu yok aslında. Çünkü okulda müzik öğretmenimiz, resim öğretmenimiz yoktu bizim. Bu derslere bilgisayar öğretmeni girerdi, Türkçe öğretmeni girerdi. E o bir şey bilmiyor ki bize neye göre not versin. Çöp adam çizerek resimden on üzerinden on, "do re mi fa sol la si do" diyerek müzikten de on üzerinden on alabilirsiniz. Sistemimiz böyle yapacak bir şey yok. Öyle işte...
0

Bir Film: You Don't Know Jack





Başrolünde afişinden anlaşılacağı üzere Al Pacino'nun yer aldığı film. Sinemalarda görmedik ne zaman çıkıyor demeyin, çünkü bu bir HBO filmi, Tv için.(pardon, HBO sloganına ihanet ettim gibi geldi,bakınız: "It's not TV, it is HBO") You Don't Know Jack filmi, Jack Kevorkian'ın hayatını konu edinmiş. Jack Kevorkian bir başka deyişle Mr.Death (Bay Ölüm). Mr.Death denmiş çünkü Jack Kevorkian ötenazileri ile ünlü bir doktor. Çektiği acıdan dolayı artık yaşamak istemeyen insanların hayatına, onların isteği üzerine kendi geliştirdiği ölüm makinesi ile son veren bir doktor. Halk onu destekledi veya yerdi. Onu Tanrı'nın rolünü çalmakla suçlayanlar bile vardı.

Filmden dava sırasında bir savunma, ötenazi hakkında: Eğer bilinciniz yoksa sizin beslenme tüpünüzü kapatıp ölmenize izin vermeye hakları var. Ama eğer bilinciniz yerindeyse, aklınız başınızdaysa ve ölmelerine izin vermemiz için bize yalvarıyorlarsa bunu reddediyoruz. Garip değil mi?


Gerçek hayattan uyarlanan bir film.


İzleyin.


Bir uyarı; eğer duygusal biriyseniz, film ötenaziyi konu aldığı için bünyeniz kaldıramayabilir.


0

Can Sıkıntısı - Kendin Olmak ve Yalan Üzerine


Doktor Fletcher: bana neden yanında bulunduğun insana benzediğini söyle.
Zelig: çünkü bu güvenli.
Doktor Fletcher: "güvenli" derken neyi kast ediyorsun?
Zelig: güvenli... diğerleri gibi olmak...
Doktor Fletcher: güvende mi olmak istiyorsun?
Zelig: sevilmek istiyorum...
 
 
bu diyalog Woody Allen'ın Zelig filminde geçiyor. bulunduğu ortama göre şeklini, kişiliğini değiştiren biridir Zelig. çünkü sevilmek ve güvende olmak ister. hiç de yabancı biri gelmiyor değil mi? artık o kadar çok insan var ki Zelig gibi olan. tabi vücutları değişmiyor onların, sadece davranışları değişiyor, sözleri değişiyor. bilmediği konu hakkında konuşan çok. (bakınız: bilmem hangi yılda sokakta yapılan siyasi araştırma, oy araştırması)-(ayrıca bakınız: çevreniz) bilmiyorum demeye utanıyor insanlar nedense. bilmemek değil öğrenmemek ayıp demiş atalarımız. bilmiyoruz ama öğrenmek için de çaba sarfetmiyoruz. atarak tutarak, sallayarak, karşımızdakinin hoşuna gideceğini bildiğimiz şekilde davranarak yaşıyoruz hayatı. 
 
 
"bir sıfır... bir gayri-insan... rol yapan bir ucube... bütün istediği uyum sağlamak, ait olmak, düşmanlarına görünmez olmak ve sevilmektir ama ne uyum sağlayabilir ne de aidiyet yaşayabilir. düşmanlarının denetimi altındadır ve umursanmadan durur. "
 
 
böyle bir replik de var filmde. ne kadar da doğru. bütün istediği güvende olmak ve sevilmek olan bir insan, ama rol yapıyor, kendini oynamıyor, seni oynuyor. aidiyet duygusu yok. karşısındakinin sevgisini kazanmak ister ama umursamaz kimse böylelerini. en azından ben umursamam. ama tabi devir değişti. ağzı laf yapandan hoşlanılıyor. anlattıkları şeyi 3 dakika sonra bir daha anlat dediğinizde farklı şekilde anlatanlar var. dikkat. denemediyseniz bir deneyin. ya da bir kitap sorun, adı pek bilinmeyen, okudum derse ne hakkında olduğunu sorun, anlayacaksınız dediğimi. Zelig'in çevresindekiler gibi davranma olayı böyle başlamış zaten. "bir kaç zeki adam Moby Dick'i okuyup okumadığımı sordu, okumadığımı söylemeye utandım, ben de okumuş gibi davrandım" diyor Zelig. daha sonra otomatikleşmeye başlıyor yalan konusunda. o kadar alışıyor ki yalana artık neden bahsederse bahsetsin, hiç duraksamadan, akıcı bir şekilde konuşuyor. dinliyorsunuz siz de. bilgisi var sanıyorsunuz, ama yok, keşke olsa. 
 
 
böyle insanların özvaroluşu aslında bir varolmayıştır. kendileri değillerdir, hiç kimse değillerdir yani, neyse saçmalamaya başladım artık, diyeceğim o ki, kendiniz olun, önemsiz konularda yalan söylemeye gerek yok.
 
 
House MD'den yalan üzerine bir replik:
 
House: eğer, bir hastaya yalan söylemek onun hayatını kurtarsaydı, bunu yapar mıydın?
Masters: hayır.
House: bu bir yalan. büyükannen noelde sana berbat bir dantel örtü verseydi, beğendiğini söyler miydin?
Masters: evet, ama bu farklı bir şey.
House: yani önemli olmadığı zaman yalan söylüyorsun ama olduğunda söyleyemiyorsun. nasıl bu kadar berbat olabiliyorsun?
 
 
Engin Günaydın, kendin olmak üzerine:
 
Engin Günaydın: bir baktım, kendin olmayı kimse tavsiye etmiyor, çünkü bu zararlı bir konu gibi. sakın ha kendin olma, başımıza bir iş açarsın gibi. herkes bir laf ediyor, üst komşundan tut silahlı kuvvetlere kadar. kendin olmayı çok uzun bir süre zararlı bir şey olarak düşündüm. karakter baktığım bile oldu kendime. şu karakter mi olsam falan diye. 
 
Copyright © tanatofobi

The "Urban Elements" theme by: Press75.com

Blogger templates Converted into Blogger by Intro Blogger