0

Can Sıkıntısı - Hiçbir Şey Üzerine

"Bilin diye söylüyorum, bu film kendinizi iyi hissetmenizi sağlayacak türden değil. Yani eğer kendini iyi hissetmek isteyen o aptallardan biri iseniz gidin kendinize bir ayak masajı yaptırın. Zaten bütün bunların ne anlamı var ki? Hiç bir şey. Sıfır. Hiç. Hiç bir anlamı yok. Yine de bu dünyada amaçsız yaşayan aptalların sayısı çok fazla. Ben öyle değilim. Benim bir vizyonum var. Seni, arkadaşlarını, iş arkadaşlarını, gazetelerini, televizyonunu tartışıyorum. Herkes bilip bilmediği konuda konuşmaktan çok memnun. Yanlış bilgiler dolanıyor. Ahlak, bilim, din, politika, spor, aşk, cüzdanın, çocukların, sağlık ve İsa hakkında. Eğer yaşamak için günde dokuz öğün meyve ve sebze yemem gerekiyorsa yaşamak istemiyorum. Lanet olası meyve ve sebzelerden nefret ederim. Omega-3'ler, koşu bandı, kardiyogram, mamografi, leğen kemiği somografisi, ve tanrım, kolonoskopi. Bütün bunlarla beraber seni, senin için neyin uygun olduğunu söyleyen ve sana hayatı tanımlayan yeni nesil aptalların olduğu bir kutuya koyduklarında gün yine doğar. Babam sabahları okuduğu gazete haberleri yüzünden depresyona girip intihar etti. Peki onu suçlayabilir misiniz? Korku, yolsuzluk, cahillik, parasızlık, soykırım, aids, küresel ısınma, terörizm, silahlı aptallar, politikacılar... Kurtz, Karanlığın Yüreği romanında "korku" demişti. Korku. Kurtz, oraya bir gazete dağıtımı yapılmadığı için şanslıydı, o zaman görürdü korkuyu. Ne yapabilirsin ki? Darfur'daki katliamı veya bir okul servisinin patladığını okuduktan sonra, "Tanrım, korkunç!" deyip de sonra sayfayı çevirip yumurtanı yer, çayını mı yudumlarsın? Yani ne yapabilirsin ki? Bu kahredici bir şey. İntihar etmeyi denedim. Açıkça görülüyor ki işe yaramadı. Bunları neden duymak isteyesiniz ki? Zaten kendi sorunlarınız var. Eminim hepiniz hüzün dolu küçük umutlarınızla ve hayallerinizle uğraşıyorsunuz. Tahmin edebileceğiniz gibi yetersiz aşk hayatınız, batırdığınız işler. "Ah, keşke o hisseyi alsaydım!", "Keşke yıllar önce o evi alsaydım!", "Keşke o kadına açılabilseydim.". Keşke bu, keşke şu. Bir şey söyleyeyim mi? bana "Yapmalıydım, yapabilirdim." demeyin. Annemin dediği gibi "Eğer büyükannemin tekerlekleri olsaydı, bir yük vagonu olurdu.".



İşte böyle içini döküyor Whatever Works filminin karakteri Boris. Öncelikle Boris'in dediği gibi bu yazı da kendinizi iyi hissettirecek türden bir yazı değil, kendinizi iyi hissetmek istiyorsanız, diğer başlıklara yönelmenizi veya Boris'in dediği gibi kendinize bir masaj yaptırmanızı tavsiye ediyorum. 


Neyse, gelelim benim can sıkıntıma. Hayat falan yani. Bir koşuşturmaca hep. Amaçsız bir koşuşturmaca hem de. Aslında bu siteye bakarak kimsenin koşuşturduğunu falan çıkaramadım ben. Herkes kendi havasında. Politik konularda da at gözlükleri henüz çıkmış değil. Kimse ile tartışılmıyor. Ama yine de pek politik başlıklar yok. Erkekler ve kadınlar, genel başlıklar bunun üzerine. Kimsenin canının sıkıldığı da yok. Veya çoğu kişinin diyelim. Zaten haber izleyen falan da pek olduğunu sanmıyorum veya kitap,gazete okuyan diyelim. Yani var ama çok değiller. Zaten gazete okumayın. Haber izlemeyin. Şaka yapmıyorum, çok ciddiyim. Sonra bu hale geliyorsunuz. Her şeyi takan bir tip. Okula gitmeden önce haber izlerdim. Önceden yani. Yalan değil. Ama baktım hiç bir güzel haber yok. Okula gidiyorum aklım haberlerde kalmış, ne olacak bu ülkenin hali diyorum kendime. Hoca bana soru soruyor ama ben orada değilim. Zaten ülke, dünya bu haldeyken soruları kim takar. Bu yüzden sabahları haber izlemeyi bıraktım, güne kötü bir başlangıç için daha kötü bir şey izlenemezdi. Artık akşamları izliyorum haberleri. Bir şey fark etmedi ama. Bu sefer akşamları izliyorum haberleri, daha sonra içiyorum, sabaha kadar, okula gittiğimde yine aynı şişmiş gözler. Suratımdan düşen bin parça. Ama etrafımda gülen yüzler. İyice sinirim bozuluyor. Ne yapıyorsunuz diyorum. Dünyada o kadar boktan şey varken nasıl gülebiliyorsunuz? İçimden tabi. İstiflerini bozmuyorlar. Eve geliyorum yine... Haberler... İzliyorum... Bu siteye giriyorum sonra. Burada da aynı yüzler. Aynı gülücükler. Aynı konular. Aynı espriler. Aynı cevaplar. Neyse, daha çok şeyden şikayet ederdim ama Boris'in de dediği gibi, bunları neden dinlemek isteyesiniz ki zaten, hepinizin kendi problemleri var, yetersiz sevgi, o beni sevmiyor, erkek benim nereme bakıyor, ben onun neresine bakıyorum gibi.


Bitiriyorum burada yazıyı. Canım istemiyor. Pek okuyan olmayacağını bilmek şevkini kırıyor insanın. Boris'in dediklerinden de pek farklı şey söylemedim zaten. Ama kimse için yazmıyorum ben. İçimi döküyorum sadece. Zaten yazmak bir boşalma biçimi değil de nedir?

0

Can Sıkıntısı - Okul,Aile,Yabancılaşma Falan

Bir çoğumuz ailemizden uzakta bir yerlerde okuyoruz ve ailemizi pek göremiyoruz. Ara tatiller ve yaz tatili dışında. Doğal olarak ailemiz de biz üniversiteye gittiğimiz için evi ona göre düzenliyorlar. Üniversiteye gidiyorsunuz ve 3-5 ay sonra ara tatile geliyorsunuz ailenizin yanına. Ama sizin herhangi bir eşyanız yok evde. Sadece bavulunuzda getirdiğiniz elbiseler. Sanki bir yabancı gibi hissediyorsunuz kendinizi. Alışmanız uzun sürüyor. 1-2 hafta alıyor mesela. Daha sonra da üniversiteyi ve orada kirada kaldığı evi özlüyor insan. Çünkü orası sizin evinizmiş gibi geliyor size. Size ait bir yer gibi, belki de tek yer gibi... Ailenin yanı öyle değil ama. Öyle sorayım dedim başka var mı böyle hisseden, yoksa sorun bende mi? Hayat garip, vapurlar falan...
0

Can Sıkıntısı - İnsanlar Üzerine

İnsanların kaçta kaçı kendi başına gider alışverişe? Giden vardır elbet ama çok nadirdir. Çünkü üstlerine bir elbise seçerken bile çevresindekilere sorar insanlar. Onların görüşlerini önemserler, kendilerini çevresindekilere beğendirmeye çalışırlar, kendi beğendiklerini değil onların beğendiklerini alırlar. Bu hep saçma gelir bana, ama insanlar böyledir işte. Bu basit kararı bile alamayan insan zor durumlarda özellikle çevresine danışır. Bu şunu gösterir; aldığı karar yanlış çıkarsa suçlayacak birini bulma ya da onların dediğini yaparak yine kendisini onlara hoş gösterme isteği. En azından ben böyle bir sonuca vardım. İşte bu yüzden ne zaman dikine giden bir insan görsem imrenirim, ben de giderim arkasından. Çünkü umursamaz başkalarını, aslında umursamama da değil bu. Kendi kararını verir, kendi hatasını yapar, kendi yaşar, kendi öğrenir. Hoş, çevresinde çok insan olmaz, çünkü böyle birinin arkadaşları umursanmadığını sanır, zaten öyle sanan birileri de varsın arkadaşı olmasın. Ne kaybetmiş olur ki? dımtısdımtıs.




Bir Söz


"I don't hate people, i just feel better when they aren't around." (Bukowski)
0

Sıradan Bir Günüm Bu


belirsiz bir zaman
 
 
uyanıyorum... birini gördüm rüyamda... o kadar şaşkınım ki, rüyamda buna şaşırıp uyanıyorum... nasıl olur... onunla ettiğim kavga, daha doğrusu tek taraflı laf sokuşlarım... ardından lil'in gidişi... neden olduğunu da hatırlamıyorum...  lil'in gidişinin değil, kavganın... 3 ay falan önceydi, tam hatırlamıyorum, zaman kavramım yok... hiç sevmedim zaten bu kavramı... saate bakmak istiyorum... telefonu kapatıp bir köşeye fırlatmışım, bulamıyorum... evde ne saat var ne de televizyon... bilgisayarımı arkadaşta bırakmışım... merak ediyorum zamanı... acaba komşunun kapısını tıklatıp saat kaç diye sorsam bana deli der mi...
 
 
08:32
 
 
en son yazdığım şeyi yaptım... komşunun kapısını tıklattım ve saatiniz var mı, eğer varsa saatin kaç olduğunu öğrenebilir miyim gibi bir cümle kurdum... deliymişim gibi baktı bana... tipimden dolayı olabilir... çünkü az uyuduğumun farkındayım, gözlerimin şiş olduğunun veya uykusuz olduğumun... ama bunlar hakkında bir şey söylemedi... açıklamaya çalıştım durumu ama battıkça battım... insanlarla ilişkim zayıf... yanlış anlaşılmaktan korkuyorum... panik atakımsı bir durum oluştu... ama saati de öğrenmiş bulundum... öğrendim ama bir şey değişmedi... saat 08:32 dedi sorduğumda... inanmalı mıyım... neden olmasın... inansam da inanmasam da şu an kaç olduğunu bilmiyorum zaten... aradan ne kadar zaman geçti, saat şimdi kaç... nedir bu zaman merakım benim, daha önce hiç böyle olmamıştım... hep lil'in suçu bunlar... zaten lil'i anlatmak için başlamıştım yazıya... ama bazı takıntılarım yüzünden nereye geldim bakın...
 
 
belirsiz bir zaman
 
 
blaise cendrarsın şiiri geliyor aklıma;
 
bütün millet hala orada
yaşam şaşılacak şeylerle dolu
eczaneden çıkıyorum
teraziden şimdi indim
80 kilo çekiyorum
seni seviyorum.
 
 
bu şiiri neden bu kadar seviyorum... basitliğinden olabilir mi... basitlik iyidir çünkü... herkes sıra dışı olmak için çaba gösteriyor... artık sıra dışılık o kadar sıradan hale geldi ki, sıradan insanlar sıra dışı biri olarak tarif edilir oldular... aman tanrım ne güzel bir cümle yazdım... ünlü biri söylese kesin çok beğenilirdi... saçmaladığımın farkındayım evet... yatma vakti geldi sanırım... tamam yatıyorum...
 
 
 
 
 
 
*yazı tarzı Engin Günaydın'ın Kahvaltı Vakti yazısının aynısıdır


 
Copyright © tanatofobi

The "Urban Elements" theme by: Press75.com

Blogger templates Converted into Blogger by Intro Blogger